Bir kenti tanımak… Kendini yeniden tanımak…

Bir kenti tanımak…

Bir silueti seyretmek… Kendi geçmişini seyreder gibi…

Her yeni mekânla yenilenen sen, her yeni gelenle yenilenen kent!

Sokaklarına dalmak; önce bilindik, sonra bilinmedik.. bakmak.. görmek.. dokunmak.. hayatın içine sızmak.. sana dokunmasına izin vermek…

Geçmişin izlerinin özenle korunuyor olması muhteşem! Bu; Avrupa kentlerinde yetişmiş birileri için çok sıradan bir durum olabilir ve hatta akıp geçen hayatın gerçekliği içinde çokça da eleştirilebilir ama Anadolu’dan, Ortadoğu’dan… geçmişin izlerini, günahını örter gibi örten/talan eden ya da kalıcılık fikri, felsefi olarak –farkındalıkla ya da değil; temelden- reddedilerek geçmişi değersizleştirip umarsızca yok eden ülkelerden gelmişseniz, evet; olağan üstü!

Nürnberg’e gelince sizi ilk karşılayan; geçmişe dair sonradan oluşturulmuş o silüet!… Belki en önemlisi de, egemen güçlerin tepişmeleriyle yıktığını halkın yeniden yapmış olması! ‘’Biz yıktık, yeniden yapın’’ diyenlerin omuz vermesiyle bile olsa, sanki içgüdüsel dürtülerle; çaresizce kendi kendini sağaltır gibi,‘’bu benim hayatım!’’ diyen! Her bir taşa sinmiş emek ile… 

Yeni bir kentte kendini yeniden keşfetmek… Kenti kent yapan yaşanmışlıkların izlerini sürmek.. ipuçlarını koklamak.. Seni sen yapanları yeniden gözden geçirmek.. Telaşlarından arınmış sükûnete sarılarak…

Yüzlerce, binlerce yıldan süzülüp gelen seslere kulak vermek.. Kentin müziğini dinlemek!

Her kentin bir müziği var! Bu kentin müziği ne ola ki?

Belki Pegnitz! Belki Pegnitz üzeri bütün köprüler… Museumbrücke, Karlsbrücke… Belki, ve hatta en çok da Hans Sachs… Kente damgasını vursa da Albrecht Dürer’i duyamıyorum nedense! Başka ülke müzelerinde görmüştüm ama birkaçı hariç eserlerinin burada olmamasından mı acaba? -Belki de sadece henüz bulamamışımdır.- Trödel Markt mı, Haupt Markt mı?…  Handwerkhof!… Kenti yıkıntılardan yeniden inşa eden kadınlar mı?… Belki Yaşlılar evleri!… Belki sadece fotograf ve çizimlerde kalmış, şimdi bir tabeladan ibaret Büyük Sinagog… ‘’Leo Katzenberger’’ sokağı…  Belki… Afrika, Anadolu, Asya, Ortadoğu, Latin Amerika… gelip gidemeyip kalanlar mı? Bir solukluk huzura, bir nefeslik güvenceye tutunmaya çalışan göçmenler… çarkların temel dişlisi işçiler… hergün sokaklarda geldikleri topraklardaki savaşlara, imha ve işgale karşı gösteri yapan halklar… St. Johannes… ya da Südstadt!… Bir de silah fabrikası var, değil mi? Nasyonal Sosyalizmin izlerine dair ne demeli?… Şu salınan ıhlamur ağaçları… Sabahları balkonuma tırmanan sincapçıklar… Kent içinde bir sürpriz, baykuşla bakışmalarım!… Yaralı göçmen kuşu tedavi etmek için evlere kadar gelen dernekler, gönüllü çalışanlar… Sömürge toprakları Afrika’dan cebinde şiirleriyle dolaşan şu Togo’lu şair mi? Friedof konukları mı?… Bugünün köprü altı çocukları?… ya da oyunlarda geleceğini/geleceğimizi kuran şu güzel şanslı çocuklar mı?… 

Nürnberg’in müziği nasıl bir kompozisyon? Nürnberg neresi? Hangi fırtınalar attı beni bu fırtınalardan geçmiş, durmuş-oturmuş kente?

Hauptmarktan eski saraya doğru küçük bir yokuş. Usul usul çıkarken köşede belli belirsiz bir tabela; ‘’Antiquität’’. Eski bir binanın zemin katı. Avuç içi kadar pencereler. İçerde ne olduğu belli bile değil. Büyük küçük afişlerle kaplı kapı, kapalı. Bir ses ‘’ içeri gir’’ diyor!

Açılan kapı kolu, birinin girdiğini duyuran çan sesi! Loş karanlık, bir-iki basamak aşağı iniş! Her yer tıklım tıkış, çerçeveli çerçevesiz daha çok naif resimler. Büyüklü küçüklü, Bavyera! İnsanı, doğası, evleri, sokakları, sarayları… Avları, işlikleri, festivalleri, yemek sofraları… Bavyera! Eski bir Yugoslavya göçmeni Bavyera topluyor, Bavyeralılara Bavyera hikayeleri taşıyor. Sıradan insanlar, sıradan hayatlar… deri askılı pantolonları, dındıl elbiseleri içinden kimi gururlu, kimi sert, kimi umarsız… resmeden ressamlara ve dolayısıyla size bakıyor. ‘’İyi ki, gelmişim, iyi ki buradayım’’ diyor göçmen. Ekliyor; ‘’E, çok zor zamanlar da geçirdik doğrusu. Kabul görmem yıllar aldı!’’     

Sonra bir tablo… Ulusal Galeride.. Yıl 1648. 30 yıl savaşlarını bitiren Münster ve Osnabrück anlaşmalarının uygulama süreçlerinin tartışıldığı, kararlara bağlandığı bir masa… Etrafında insanlar… Yer, Nürnberg. İmparatorluklardan ulus devletlere daha yüzlerce yıl sürecek yönetsel dönüşümün temellerinin atıldığı anlaşmalar…

Ve tabi, yazılı tarihin ilk ciddi yüzleşmelerinden ‘’Nürnberg Mahkemeleri’’ zihnime doluşuyor!… Yalan tarihten uyanışın tokadı!… Çırıl çıplak!

Neden bazı kentler savaşla, bazı kentler barış ile anılır: neden ve nasıl savaş ve barış orada yaşayanların hücrelerine kadar siner? Havaya suya atmosfere karışan hikayeler o kentin insanlarını nasıl biçimlendirir?…

Çoğu kez modernizasyon bahanesiyle tarihi, doğası yakılıp/yıkılıp talan edilen; insanları katledilip cesetleri sokak ortalarında bırakılan, en çok çocuğun devlet görevlileri eliyle öldürüldüğü, hapishanelerinde bebeklerin büyütüldüğü bir ülkeden geliyorum. Burada iki yılımı tamamlamak üzereyim. Bu iki yılda ardımda bırakmak zorunda kaldığım topraklarda ne değişti?… Ufak tefek umut ışıkları yanıp sönse de neredeyse hiç! Hala binlerce insan düşüncelerini ifade ettikleri için hapse giriyor, Osman Kavala, Nedim Türfend, Ahmet Altan, Selahattin Demirtaş, Gültan Kışanak… Adı duyulduk duyulmadık daha niceleri… Hasankeyf, Kaz dağları, Mersin-Akkuyu, Karadeniz Yaylaları, Munzur… yakılan/kesilen binlerce hektar arazi orman… kurutulan nehirler… Birilerinin sarayları her daim baki kalsın diye –çağlar boyu ve başka birçok ülkede de olduğu gibi- tarih, doğa hızlanarak katledilmeye devam ediyor… Kuzey Suriye’ye saldırıların kapsamının genişlemesi bir dolu uluslararası anlaşma ile hızlanıyor; Kıbrıs sorunu yeniden derinleşiyor… Hapishanelerdeki işkenceler, hasta tutsakların sorunları ve en önemlisi hapishanelerde büyüyen çocukların sayısı durmadan artmaya devam ediyor. Koğuşlarda insanlar doluluktan nöbetleşe uyuyor ve yeni yeni hapishaneler inşa edilmeye devam ediyor! Daha ne söylenebilir ki; detaylarıyla olmasa bile çoğu buralarda da bilinen konular. 

Nürnberg’de hayat bütün bunların ve daha fazlasının gölgesinde yaşanıyor!

Burası İnsan Hakları konusuna duyarlılığıyla kendini tanımlayan bir kent! Onlarca çeşit ülkeden binlerce çeşit göçmen! Tümünün sorunları büyük, birlikte yaşam kurmak güç. Değerli çabalar var. Yine de, sorunların birlikte çözümüne dair kurumsal anlamda güçlü sesler çıkıyor mu, henüz bilemiyorum!

Hauptmark’ta bir kahve molası. Biraz da kalabalık bir gün, masalar dolu. Gelen geçenler arasında bir yaşlı çift, el ele. Pantolon askıları, başında şık bir Panama şapkası ile bir Beyefendi, mor tüyüyle tüllü bir şapka ve küçük mor davet çantası ile bir Hanımefendi. Bükülmüş belleri, ağır ağır oturacak yer arıyorlar. Bakışıyoruz. Masamda yalnızım, yanıma yaklaşıp kibarca soruyorlar.

‘’Oturabilir miyiz?’’

‘’Elbette!’’ diyorum. Dağıldığım yerden toparlanıyorum.

Çok geçmeden sohbete başlıyoruz kırık dökük onüç aylık Almancamla. Yeşil, derin deniz mavisi gözlerini kırpıştırarak konuşuyor kadın. İyice anlayayım diye herhalde, tane tane. Polonya’dan kopmuş gelmiş. Kamplardan sağ çıkabilenlerden. Yıllar boyu, ama yıllar boyu ‘’minik, masum’’  kızkardeşini aramış. İzlerin peşinden oradan oraya giderken bu Nürnberg’li Beyefendi ile tanışmış. Birlikte aramaya devam etmişler. Yine yıllarca… Beş yıl önce Kızkardeş, Rusya’da bulunmuş. Ölümüne iki hafta kala! Ve sadece beş telefon görüşmesi. Ancak cenazeye yetişebilmişler.  

Egemenlerin kararları, sıradan insanların hayatları… Tarih ve Bugün… Acılar başka topraklarda başka biçimlerde tekerrür ederken… Sesler… sözler… hikâyeler… Ben de yavaş yavaş bu hikâyelere karışıyorum! Bir hikâye anlatıcısı ben, bu insanların hikayelerini anlatmak istiyorum. Yaşadığım kentin müziğinin!

Kimi zaman zihnimde 2.D.Savaşı döneminde Türkiye’ye gelmek zorunda kalmış, eserlerini orda üretmiş Alman sanatçıların, bilim insanlarının eserleri arasında dolaşıyorum. Viktor Ullman, Paul Hindemith, Carl Ebert, Prof. Albert Malche, Philippe Schwartz, Ernst Reuter Alexander Rüstow, Gerhard Kessler, Curt Kosswig, Ernst Eduart Hirsch… daha niceleri… Kimi döndü, yine doğdukları topraklarda üretmeye devam etti, kimi kaldı ‘’Heimatlos’’ olarak yeni topraklarında izler bıraktılar…

Belki binlerce kez, binlerce örnekte yaşandığı gibi; şimdi, roller, yerler değişti… Ama direnmenin, haksızlıklara karşı dayanışmanın gücü her daim baki!

Sürgün hayatımın başşehri, Nürnberg! Şimdiki Sığınağım! Dilsiz selamlaşmalarım!… Güzel, sıcak, beni anlamaya çalışan komşularım!… Eskilere eklenen yeni arkadaşlarım!

Bir de Westfriedhof’dan şu küçük not;

’Zaman bittiğinde sonsuzluk başlar.’’ ‘’Wenn die Zeit endet, ewigkeit beginn.’’

Şehbal Şenyurt Arınlı

Nürnberg’de geçen iki yılın ardından…